Ana sayfa
İletişim
 
 
  Gelecek İşler


Beyoğlu'nun En Güzel Abisi






Bir Ses Böler Geceyi 23 Mart'ta Sinemalarda


Ersan Arsever yönetiminde gerçekleşen, başrollerini Cem Davran, Merve Dizdar ve Gün Koper'in paylaştığı Ahmet Ümit'in aynı adlı eserinden uyarlanan uzun metrajlı film 23 Mart'ta sinemalarda gösterime giriyor.



Ahmet Ümit'in Yeni Romanı'ndan Bir Bölüm


“Yedi tepeli şehri, ancak yedinci padişah fethedebilir.”



“Kudretimizin sana irişemeyeceğini mi sandın?”

Hayır, aynadaki o saldırgan adam değil konuşan. Daha etkileyici, daha buyurgan, kendinden son derece emin bir ses.

“Yaptıklarından bihaber olacağımızı mı düşündün?”

Hayatımda hiç duymadığım ama sahibinin kim olduğunu çok iyi bildiğim bir ses; iki gündür yaşadığım o tuhaf olayların merkezindeki adamın sesi. İki denizin ve iki karanın sultanı, Konstantinopolis’i fetheden, Osmanlı Devletini bir imparatorluğa dönüştüren genç hükümdarın sesi. Osman oğlu Orhan oğlu Murad oğlu Bayezid oğlu Mehmed oğlu Murad oğlu, Mehmed’in sesi.

Onun kim olduğunu bilmek beni hiç şaşırtmıyor. Bir de şu tedirginlik olmasa... Evet, gerginim, endişeliyim, ne endişesi korkudan nerdeyse öleceğim. Yoksa neden başımı kaldırıp bakmayayım. Evet, dizlerimin üzerine çökmüşüm, gözlerim yerdeki ipek, Acem halısına bakıyor. Halının üzerinde güller, karanfiller, laleler, envai çeşit renklerde çiçeklerden oluşan bir cennet bahçesi. Otoriter sesin sahibi konuşmadığı zaman kesin bir sessizliğin çöktüğü odada ıtırlı hoş bir koku var. Bu hoş koku ve sessizlik, korkumu diri kılıyor. Gözlerimin ucundan iki yanımda kıpırtısızca dikilen insanların ayaklarını görüyorum. Ayakkabıları, tam da göremediğim elbiseleri, duruşları, hiçbir şey alışıldık değil. Bambaşka bir dünya, bambaşka bir alem, bambaşka bir zamanın içindeyim. Gündüz vakti olmasına rağmen ışık bile bir tuhaf parıldıyor; sanki tanrısal bir güç, güneşi tül bir perdeyle kaplamış gibi...

“Söylesene bre adam! Neden konuşmazsın? Yoksa senin de mi dilini kestiler?”

Dilini mi kestiler derken bizim Akın’a gönderme mi yapıyor acaba, olan bitenden haberim var mı demek istiyor, anlayamıyorum ama ses artık sabırsız, neler yapabileceğini hissettirecek kadar tehditkar... Başımı kaldırırsam saygısızlık edeceğimi düşündüğümden,

“Ne konuşmamı emredersiniz kıymetli hünkarım?” diye karşılık vermeye çalışıyorum.

“Yüzüme bakarak konuş,” diye paylıyor. “Nasıl bir ulemasın sen böyle?”

Ona bakmam için izin vermesine rağmen, hissettiğim ürkü, yoksa saygı mı demeliyim öyle büyük ki hemen doğrulamıyorum.

Bir kahkaha çınlıyor odanın ıssızlığında.

“Pek bir mahçupmuş bu yeni zaman ulemaları... Bizim mübarek Molla Gürani ne şehzade dinlerdi, ne hükümdar... ”

Huzurda bulunanlar da gülüyorlar, tabii edeplice... Gülüşmelerden cesaret alarak sonunda kaldırıyorum başımı. Altın bir tahtın üzerinde, geniş yüzünü düzgün bir sakalın süslediği genç bir adamla karşılaşıyorum. Tıpa tıp Bellini’nin portrelerindeki Fatih Sultan Mehmed. Bedenine rahatça oturan haki renk, uzunca bir elbise giymiş, onun üzerinde de kürklü mavi bir kaftan. Başında, parlak tüylü bir sorgucun renklendirdiği beyaz bir sarık var. Sarığın saklayamadığı geniş alnının bitiminde, gergin kaşlarının altındaki kara gözleri eğlenceli bir merakla bakıyor renkten renge giren yüzüme. Kartal burnunun gölgesinde kalan üst dudağının üzerindeki karanfil bıyık, o konuştukça usulca kıpırdanıyor.

“Allah inayetini üzerinden eksik etmesin, Molla Gürani, bir kez dahi eğilmemiştir tahtımızın önünde... Molla Hüsrev de öyle... Ulema dediğin de öyle olmalıdır zaten. İlim, her zaman hükümdardan daha güçlüdür. Daha uzun ömürlü... Bu toprakların tarihi, ilimin önemini kavrayamayan nice mağlup hükümdarların hikayeleriyle doludur...”

Alimlere yaptığı bunca övgüden cesaret alarak, kendimi gösterme zamanının geldiğine karar veriyorum.

“Elbette kudretli hükümdarım. Alimlere, ulemalara gösterdiğiniz teveccüh bilinen konudur. Onları o kadar çok onurlandırdınız, onlara o kadar çok şeref bahşettiniz ki, bir düğün sofrasında sol yanınıza aldığınız Molla Hüsrev’in, sağınızda oturan Molla Gürani’yi kıskanıp size küsmeye cesaret ettiği de bilinen bir hakikattir..”

Genç padişahın kaşları iki mızrak gibi çatılıyor.

“Böyle ahmakça hikayelere, ancak ahmaklar inanır.” Gülüşmelerin ısıttığı makam anında buza kesiyor. Çıt yok. Sanki odanın renkleri iyice soluyor. Kendi sözlerinin yarattığı sessizliği yine kendisi bozuyor. “Mübarek hocalarım Molla Gürani de, Molla Hüsrev de dünya malını hiçe saymış ulu kişilerdi. Sofrada bana yakın oturmak şöyle dursun, ısrarlarıma rağmen çoğu zaman uzak dururlardı ziyafet çağrılarımdan.” Tepeden tırnağa süzüyor beni. “Senin alimliğin, ilime değil de böyle rivayetlere dayanıyorsa işin zor hoca.”

Bir çuval inciri berbat ettiğimi anlıyorum. Az konuş Müştak... Çok düşün, az konuş... Hal ve davranışın ama hepsinden önemlisi sözlerin... Hepsine dikkat edeceksin... Hele dünyayı çözüp bağlayan bir padişahın karşısındaysan...

“Ey, benim anlayışı sonsuz padişahım,” diyerek boynumu büküyorum. “Karşınızda dili dolaşan bu münasebetsiz kulunuzu lütfen bağışlayın. Haklısınız, yaptığım teşbih yersizdi. Tabii biz yıllar sonra okuyoruz olanları, o sebepten hakikatle, tevatür birbirine karışabiliyor bazı zaman... Yoksa hocalarınızın ne kadar değerli insanlar olduklarını bilmez değilim...”

Sözlerim onu yumuşatmıyor.

“Her ne hal ise...” diyerek kesiyor sözümü. “Gelelim asıl meseleye... Kimdir, bize baba katilliği iftirasını atan o kendini bilmez.”

Demek hakkındaki suçlamadan da haberdar. Hükümdarın yanındaki çam yarması gibi iki zülüflü baltacı sanki üzerime atılacakmış gibi ters ters bakıyor yüzüme. Kanım çekilecek gibi oluyor, bütün bedenim tir tir titriyor. Dağıttığımı toplamaya, döktüğümü doldurmaya çalışarak başlıyorum açıklamaya:

“Ey saadetli ve şevketli padişahımız, sizin parlak gönül aynanızdan ne saklanabilir ki... Hiç şüphe yok ki zaman içinde bazı bedbahtlar, kendi sinsi menfaatleri için, iyilik ve yücelik timsali olan siz ulu hakanımıza ve soylu ailenize kara çalmaya yeltenmişlerdir. Ama ne mutlu ki, başta bu kulunuz olmak üzere aklı başında hiçbir ademoğlu bu iftiraya inanmamıştır.”

Korkuyla karşısında titrememe rağmen, bu sözleri yanyana getirebilmem, hoşuna gitmiş olmalı ki, çatılmış kaşları henüz açılmasa da bıyıklarının köşesinde belli belirsiz bir gülümseme kıpırdanır gibi oluyor.

“Hoca, hoca,” diyor bütün iyimserliğimi tuzla buz eden uzlaşmaz bir sesle. “Bizzat sen değil miydin, bu iş nasıl olmuş diye kafa yoran? O kitapların sayfalarını karıştırırken seni görmedik mi sanırsın?”

İşte şimdi mahvoldum diye geçiriyorum içimden, derhal bir şeyler yapmam gerek. An bu andır, ya şimdi kendini savunacaksın ya da hiçbir zaman. Şaziye’nin hep söylediği gibi anı yakala Müştak...

“Benim merhametli padişahım,” diyecek oluyorum.

“Yeter,” diye paylıyor. O beklediğimiz sıcak gülümseme galiba hiç ısıtmayacak bizi. “Yeter be adam! Artık ciddi bir alim gibi davran. Onurlu bir hoca gibi vakarlı ol. Dalkavukluk yapmayı bırak da anlat bana bu işin aslını.”

Titremekte olan bacaklarımı denetim altına almaya uğraşıp, ama böyle yaptığım için daha çok titremelerine neden olarak başlıyorum söze...

“Ey, alemin sığınağı hünkarım, malumunuz olduğu üzre ecnebi bir devlette ikamet etmekte olan bir hatun kişi, acayip fikirlere kapılarak, siz devletlü padişahımızın, rahmetli yüce babanız Murad Han’ı...”

İster istemez susuyorum. Koca Fatih’e, babanızı zehirlemekle suçlanıyorsunuz demek, bırakın benim gibi tavşan yürekli birini, Zaloğlu Rüstem için bile kolay değil.

“Evet, ne susarsın bre molla, gerisini de bakalım.”

“Emredersiniz, anlayışı nehirler kadar uzun, sezgisi dağlar kadar büyük hükümdarım. İşte bu ecnebi diyarlarda yaşayan hatun kişidir ki, acep böyle bir olay vuku bulmuş mudur diye bir araştırmaya kalkışarak...”

Sezgisi dağlar kadar büyük hükümdar bir volkan gibi patlıyor.

“Bu densiz avrat, bizi, ata katili göstermeye mi uğraşıyordu yani?”

Eyvah, kaşlar yay gibi gerilmeye başlıyor, kartal burun keskin bir hançer gibi sivriliyor.

“Yok estağfurullah, zaten öyle olduğunu gösteren bir delil ya da vesika elimizde bulunmadığından...”

Taht odasını sarsan o tok ses yine bölüyor sözlerimi.

“Bu hatun, bir zamanlar sana avratlık yapan kişi midir?”

Hadi bakalım cevapla Müştak... Zavallı Çandarlı Halil, nasıl da anlıyorum şimdi adamcağızı.

“Ey melek huylu padişahım,” diye yutkunuyorum. “Haklısınız, buyurduğunuz gibi olmakla birlikte, benim o hatunla bütün ilişiğim ve de alakam yirmi bir sene önce kesilmiş olup...”

Dinlemiyor bile...

“Peki bu hatunun gayesi nedir? Bizi baba katili saymaktan ne murat etmektedir?”

Sesindeki öfkenin sönmeye yüz tuttuğunu sezinliyorum, sanırım anlamaya çalışıyor. Biraz cesurca davranmakta fayda var. Ne demişti hocaların hocası Tahir Hakkı: Fatih, kendisi gibi korkusuz, cüretkar, atak insanları sever.

“Ey bağışlaması bol hükümdarım, belki de bu hatunun maksadı, siz kudretli padişahımızı dünyaya daha doğru tanıtmaktır ki, hani Kostantiniyye’nin fethiyle ilgili bir kitap yazmış olan kulunuz, İmrozlu Kritovulos gibi...”

“Öyle dersin de alim efendi, kulumuz Kritovulos bizi katil gösteren tek bir satır dahi yazmamıştır, oysa bu hatun, biz Manisa’da kendi halimizde otururken, bir anda baba katilliği payesini layık görmüştür bize...”

Sesinde alaycı bir ahenk, yüzünde eğlenceli bir ifade... Ne zaman alay ediyor, ne zaman ciddi anlamak zor. Ama ben heyecana gelip başlıyorum savunmaya.

“Ey, benim nükteden anlayan padişahım, belki de bu hatun kişi, düşmanlarınızın yaymak istediği böyle bir iddiayı akıllardan silmek maksadıyla...”

İşte şimdi gülümsüyor... Çapkın bir gülümseme... Evet, yüzü aydınlanıyor, daha bir genç görünüyor, daha bir sevimli... Sağ eli bıyığına kayıyor, dokunacakken vazgeçiyor.

“Dur, dur molla...” diyor pür neşe içinde. “Allah’ın resulü adına doğru söyle, o kadar çok mu seviyordun sen bu hatunu?”

O eskidendi, hayır şimdi nefret ediyorum, demek istiyorum, ama ulu hakanın her an tutuşmaya hazır mizacından çekindiğim için yine ortasını seçiyorum.

“Bilmiyorum, ey benim halden anlayan hükümdarım. Eğer üç gün önce sorsa idiniz evet derdim. Şimdi bilmiyorum... Lakin ister bu hatunu sevmiş olayım ya da ondan nefret edeyim, hak diliyle konuşmak gerekirse, onun amacının kötülük olmadığını da söyleyebilirim size...”

Muzip bir ifadeye dönüşüyor gülümsemesi.

“Yüreğindeki ateş, aklını karartıyor olmasın molla?”

Tehdit yok sözlerinde, hatta bir parça acıma bile sezinliyorum.

“Ey benim aşıklar hamisi padişahım, eğer öyle olsaydı, kalbimi kendi ellerimle söker çıkartırdım göğüs kafesimden...” Söylediğim sözler o kadar sahte, o kadar gerçeklikten uzak ki, bir an yalan söylediğimi anlayacağını sanarak panikleyecek oluyorum ama sultanın bakışlarındaki yumuşamayı görünce, doğru yolda olduğumu anlıyorum. “Zaten, bu hatun beni terk eyleyip gittiğinden onu müdafaa etmek değil, yerin dibine sokmam icap ederdi. Lakin dürüst olmak gerekirse, bu hatun kişinin, ecnebi diyarlarda, kefere alimlerin yanında yaptığı takdire şayan çalışmaları görmezden gelmek, kadir kıymet bilmezlik olurdu ki, bu da sizin kulunuz olarak bana hiç yakışmazdı. Evet, şimdi yanlış bir yola tevessül etmiş olsa dahi bu hatun ta Osman Gazi’den bu yana kahraman atalarınızın ve de şanlı ceddinizin başardığı zorlu işleri bir bir sayfalara dökerek, Osmanlı adının ve şanının yer küre ve su küre üzerinde yayılmasına katkıda bulunmuştur. Fakat bu hatun biraz erkek tabiatlı olduğundan, tarihin karanlıkta kalan, el sürülmemiş kısımlarını da aydınlığa çıkarma sevdasına kapılarak...”

Havaya kalkan sağ eli bir kılıç gibi ansızın bölüyor sözlerimi.

“Güzel konuştun molla, amma velakin olmamış işleri olmuş gibi göstererek şöhret olmaya çalışmak haramzadeliktir ve de iftiradır ki, her fırsatta ayağımızı kaydırmaya çalışan sabık sadrazamımız, Çandarlı İbrahim’in oğlu Halil dahi böyle mesnetsiz bir iddiada bulunmamıştır. Çünkü her ne kadar hain biri olsa dahi ahmak değildi. Padişah babamızın hayatının bizim için ne denli önemli olduğunun farkındaydı. Ve dahi sağlığında padişah babamızın kılına zarar gelse, bizim dünyayı bu alçaklığı yapanların başına yıkacağımızı bilmekteydi. Yani bu şeytan fitnesi fikir kimden çıkarsa çıksın, tümüyle kara iftiradır ve de mesnetsizdir. İmdi, senin yüreğini yakan sevda ateşine hürmeten ve de bizi katillikle suçlayan kişinin halledilmiş olduğunu da bildiğimizden, hem senin bir alim olduğunu da hesaba katarak ol hatun kişiyi gıyabında bağışlayıp ve de senin masumiyetine karar vermiş bulunuyoruz.”

Derin bir huzur duyuyorum içimde, hayatı bağışlanmış bir idam mahkumunun uçarı sevinci... O mutlulukla galeyana geliyor,

“Ey, benim adaleti yer kürenin üzerinde güneş gibi parıldayan padişahım...” diye söze başlayacak oluyorum ama o kılıç gibi el yine kalkıyor havaya.

“Lakin, bu mesele de senin dahi kusurlu olduğun bir yan vardır. Neden deryalar ötesindeki bir hatunun aklına uyup bizim baba katili olacağımıza dair kuşkulara kapılırsın... Hadi kapıldın diyelim, niçin gelip bize sormazsın?”

Bilsem sormaz mıydım, diye geçiriyorum akımdan. Böyle bir fırsatı hangi tarihçi kaçırmak ister? Hem böyle bir şansım olsa bile bunu nasıl yapabilirdim ki? Aradan geçen beş yüz küsur yıldan sonra koca Fatih’in, Topkapı Sarayı’nın arz odasında sabah dokuz ile öğleden sonra beş arası oturup benim sorularımı yanıtlayacak hali yoktu herhalde. Af buyurun, ruh çağırmak dışında size ulaşma imkanımız olmadığından, sorularımı size tevcih edemedim diyemeyeceğimden,

“Nerde bizde o cesaret, yardım sever padişahım,” diye mırıldanıyorum. “Sizin huzurunuza çıkmak kim, biz kim? Eğer öyle bir fırsat olsa idi...”

“Şimdi var,” diyor derinden bir iç geçirerek. “Artık dünya hükümdarlığımız bitmiş, tahttaki süremiz dolmuştur. Ak köpüklü Arap atların üzerinde sınırdan sınıra koşmak son bulmuş, savaş naraları, kılıç şakırtıları, top sesleriyle çınlayan, cengaverlerin kanıyla sulanan savaş alanları bizim için mühürlenmiştir. En zalim hükümdardan daha zalim olan hayat, senin müddetin buraya kadar demiştir bize. Artık konuşma anıdır, hakkımızda söylenen yalanları, yanlışları düzeltme zamanıdır.”

Ulu hakanın sesinin cılızlaştığını hissediyorum, huzur-u hümayunun ışığı biraz daha kısılıyor. Duvardaki çinilerin rengi biraz daha soluyor. Fatih söylediklerinin duyulması için yüksek tonda konuşmak zorunda kalıyor. Aynı anda genç alnının kırışıklarla dolduğunu görüyorum, sakalına zamansız yağan kar tanecikleri gibi kırlar düşüyor, çevik bedeni kalınlaşıyor, gözlerimin önünde orta yaşlı bir adama dönüşüyor. Hayretten açık kalan ağzıma bakıp uyarıyor.

“Şaşırma Molla, şaşırma. Biz ölüm eşiğini geçenler, ahiret gününü beklerken neyi düşünürsek, ona dönüşürüz. Dert etme bunları, nasıl olsa sen de göreceksin, sen de tadacaksın... Önemli olan şu an. Kulağını aç beni dinle. İşte karşında bir hükümdar. İşte sana büyülü bir fırsat, sor merak ettiklerini... Ben de açık yüreklilikle anlatayım sana bildiklerimi...”

Bir tarihçi için ne muhteşem bir an! Koca Fatih Sultan Mehmed karşımda durmuş, sen sor, ben cevaplayayım diyor. İyi de ne soracağım ben ona? Aklımdan geçenleri söylemek yürek ister. Hele hele şu baba katilliği meselesine dönecek halim yok, ama Çandarlı’yı sorabilirim... Hepimizin aklını karıştıran bu meseleyi doğrudan sultanın ağzından duymak ilginç olur. Zaten kendisi bahsetmedi mi bu meseleden.

“İzniniz olursa, ey ilimin ve hakikatin dostu Hükümdarım, sabık Başveziriniz Çandarlı Halil Paşa’yı sormak isterim size... Orhan Gazi’den beri devlet-i Aliye’ye hizmeti dokunmuş soylu bir ailenin üyesi olan Sadrazamınız, gerçekten de sinsi bir hain miydi?”

Sanki iyi göremiyormuş gibi gözlerini kısarak bakıyor yüzüme...

“Yakına gel hoca, yakına... Bu yaşlarda insan uzağı seçemiyor.”

Dizlerimin üzerinde tahta yaklaşırken, elleriyle çevresindekilere işaret ediyor.

“Yalnız bırakın.”

Taht odası anında boşalıyor. Bir Fatih Sultan Mehmed, bir de ben... Ayasofya Kütüphanesi’nde gördüğüm bir minyatürü hatırlıyorum; ünlü gökbilimci Ali Kuşçu, Fatih’e bir eserini takdim ediyor. Minyatürdeki bilim adamı gibi hükümdarın dizinin dibine kadar sokuluyorum.

“Her olayın en az iki yüzü vardır,” diye açıklıyor Fatih. “Hayrın içinde şer, şerrin içinde hayır. Çandarlı ailesi devlete yüz elli yıl hizmet etti dedin, doğrudur. Lakin aynı ailenin üyeleri daha sonra sapıttılar. Şanlı soyumuzu oluşturan kıymetli atalarımın cömertliğini, kadirbilirliğini, haktanırlığını yanlışa yordular. Tahtın bir sahibi varken, kendilerini devletin sahibi sandılar. Atamız Yıldırım Bayezid’ın Timur’a yenilmesinin ardından başlayan o kargaşada, o karanlık günlerde bizzat bu Halil’in öz amcası Ali Paşa denen mel’un, kahraman dedem, şanlı hükümdar Mehmed Han’a karşı, o ayyaş Emir Süleyman’ın tarafını tutarak bizim soyumuzu kurutmak istemiştir.”

İtiraz etmek istediğimden değil, ama yanlış anlamamak için sormak gereği duyuyorum.

“Cüretimi mazur görün, hak bilir padişahım, ama Halil’in öz babası İbrahim Paşa ise kardeşinin aksine, kahraman dedeniz, Mehmed Çelebi’ye katılarak sayısız yararlılıklar göstermemiş miydi?”

Usulca başını sallıyor.

“Doğrudur, lakin bu uyanık sülalenin kurnaz çocukları, gideni görmekte, geleni anlamakta bir kahin kadar mahirdirler. Musa Çelebi’yi terk etmesinin nedeni kahraman dedemiz Mehmet Han’a duyduğu saygı değil, hizmetinde olduğu şehzadenin bahtının kara olduğunu fark etmesindendir. Öteki şehzadede bir gelecek görmediği için dedemize meyletmiştir ki, bu sülalenin her zamanki alışkanlığıdır. Yine de soylu babam Murad Gazi Han önce Ali Paşa’ya sonra da onun oğlu Halil’e sonsuz güven duymuş, onları her zaman yanında tutmuştur. Lakin kurdu ne kadar terbiye edersen et, asla köpek kadar sadık olmaz. Bu vezir sülalesi, hükümdarları yönetmeyi alışkanlık haline getirdiklerinden, hem rahmetli babamla, hem de benimle, yani doğrudan Devlet-i Aliyye’nin kaderiyle oynamaya kalkışmışlardır. Melek huylu babam bunların türlü çeşit oyunlarından, hilelerinden bizar olup, sonunda tahtı bırakma yolunu seçmiş, yerine de bizi layık görmüştür. İşte o vakit, yine bu Çandarlı Halil denen o mel’un ortaya atılmış, bizi dost düşman herkese rüsva etmek için başımıza getirmedik iş bırakmamıştır ki, bunların içinde en ağırıma gideni de, ne babamın aklına girerek bizi tahttan azlettirmesi, ne her türlü işini rüşvet ile görmesi, ne de Kostantiniyye kuşatmasında gizlice tekfura haber uçurarak muradımıza ermememiz için elinden gelen gayreti göstermesidir.”

Derinden bir iç geçiriyor. Öfkeyle kısılan kara gözleri karşıya, taht odasının bir bahar gününü resmeden çinilerine kayıyor... Taht odasının ışıkları çoğalıyor. Ansızın Fatih’in alnındaki çizgilerin silindiğini, sakallarındaki akların yok olduğunu, koca hükümdarın gencecik bir çocuğa dönüştüğünü görüyorum.

“Bu mendebur adam, ilk cülusumuzun ardından bize öyle bir oyun oynamıştır ki,” diye yeniden konuşmaya başladığında 12 yaşında bir padişah beliriyor karşımda. Bir çocuk hükümdar... “Bize öyle bir hakaret etmiştir ki, şu dünya yıkıp, yeniden kurulsa unutulur iş değildir.” Çakmak çakmak yanmaya başlayan gözlerini yeniden bana çeviriyor. “Edirne Sarayı’nda tahta oturuşumuzun ilk aylarında bir acayip derviş türemiştir. Bilinmedik, duyulmadık konulara girmekte, bir başka zaviyeden bakmaktadır bizim bildiğimizi sandığımız meselelere.

‘İlim Çin’de de olsa gidip alınız,’ kelamı uyarınca, biz de bu dervişi makamımıza çağırdık. Geldi, boyun eğdi, diz çöktü. Cılız bir kavak ağacı gibi incecik bir adem ama gözlerinde göreni yakan bir ışık... İşte bu ademoğludur ki, tahtımızın önüne gelince, bizi görünce, bir meczup gibi titreyip kendi etrafında usulca dönerek, ahenk içinde o mübarek hadisi okumaya başlamıştır:

‘Kostantiniyye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker, ne güzel askerdir.’

Sonra olduğu yerde zınk diye durmuş, yüzümüze bakarak şöyle demiştir:

“Şükürler olsun ki, sen bildirilensin, hamd olsun ki sen o söylenensin. Sen yedincisin... Osman’ın soyundan gelen yedinci hükümdar... Yedi tepeli şehri ancak yedinci padişah fethedebilir. Çünkü yedi, ol diyenin sırrıdır. Çünkü yedi tekamülün şifresidir. Çünkü yedi gelenin işaretidir. Hiç şüphe yok ki sen gelensin. Yüce peygamberimizin müjdelediği o kahraman sensin... Fethin mübarek olsun ey padişah.’

Huzurda bulunan vezir vuzara değişik anlamlar çıkarmışlardır bu sözlerden. Saruca Paşa ile Zağanos paşa,

‘Bu sözlerde bir mana var, bu adamı yabana atmayalım,’ deyü, dikkat çekmiştir.

Tahta çıkışımızı hiçbir zaman gözüne, gönlüne sindiremeyen Çandarlı Halil ise dudak bükmüştür Acem dervişin hikmetine. Çünkü o sıralar bizi, padişah değil bir çocuk olarak görmektedir. Lakin kurnaz adam yine de belli etmemişti niyetini. Meğerse bir hinlik düşünür, hem zavallı dervişin canına kast etmeyi, hem de bizi rezil etmeyi tasarlarmış ki, biz o vakitler henüz hile nedir bilmeyen genç bir padişah olduğumuzdan ve de bu namerdin karanlık oyunlarından bihaber bulunduğumuzdan aklımıza kötü işler gelmemektedir. Bunu dahi fırsat bilen Çandarlı derhal işe koyulup, zavallı dervişi evine davet etmiş, amma daha önce müftü Fahreddin’i kötü sözlerle doldurarak ve de onu, derviş gelmeden kendi evinde gizlice bir perdenin ardına oturtarak sinsi hilesini başlatmıştır. Derviş evine ayak basınca da,

‘Sizin görüşlerinize çok saygı duyuyorum, lütfedip biraz daha anlatır mısınız?’ deyip zavallı Acemi konuşturmaya teşvik eylemiştir. Saklandığı perdenin arkasından kendince sapkın bulduğu sözleri duyan müftü Fahreddin ise sonunda dayanamayıp, saklandığı yerden Acem’in üzerine atlamıştır. Neye uğradığını şaşıran derviş, canını kurtarmak için sokağa fırlamış, lakin dışarıda bekleyen muhafızları görünce soluğu sarayımızda almıştır. Devlet-i Aliyye’nin sarayı ki, mazlum insanların yuvasıdır. Bu söze bile hürmeti olmayan Halil, halkımdan insanları bizzat bana, devletin yedinci padişahına karşı kışkırtarak, kargaşa çıkarmış, güya benim bir sapkını sakladığımı ima eder olmuştur. Bizim de devlet idaresinde yeteri kadar tecrübemiz bulunmadığından, yaralı kuş misali bize sığınan bu Allah adamını istemeyerek dahi olsa bu gözü dönmüş taifeye teslim etmek mecburiyetinde kalmışızdır.”

Karşımdaki genç padişahın sanki o günleri yeniden yaşıyormuş gibi yüzünün sarardığını, çenesinin titrediğini görüyorum.

“Bu kadar rezillik yetmezmiş gibi bu feci katliamın gözümüzün önünde vuku bulması için, zavallı dervişi ve altı müridini sarayın dibinde şenlendirdikleri kocaman ateşte canlı canlı yakmışlardır ki, yakıtı insan olan yedi ayrı meşaleyle gözümüzü korkutalar. Ve de aynı anda odunları alevlendirmeye çalışan müftü Fahreddin sakalından tutuşmuş, az kalsın kendi yarattığı cehennemde can verecek olmuştur. İşte o gün, bu Halil mendeburu, o meydanda sadece Acem dervişini değil ayna zaman da bizim itibarımızı da yakmıştır ki tahttaki varlığımıza son vere. Ve biz, o lanetli meydanda, incecik bir selvi gibi cayır cayır yanan o zavallı dervişi gördüğümüz gün, bu Halil’in, iblisin hakiki hizmetkarı olduğunu anlamışızdır ki, peşi sıra gelen olaylar dahi bu düşüncemizde ne kadar haklı olduğumuzu göstermiştir. Yine de hüdavendigar babamın aziz hatırasına ve de bu vezir ailesinin geçmiş hizmetlerinin vefasına bu sinsi alçağı bağışlayabilirdik. Lakin bir keresinde, onu sarayıma davet ettiğimde gösterdiği basiretsizlik ve de bir devlet adamı olarak düştüğü durum, onun en kısa zamanda siyaseten halledilmesi gerektiği fikrimi iyice perçinlemiştir.”

Fatih konuşurken yine değiştiğini fark ediyorum, birden ilk gördüğüm civan padişaha dönüşüyor. Genç, hırslı, atik, dünyayı fethetmeye kararlı bir kumandan...

“Kuşatmaya aylar kala, o uykusuz gecelerden birinde Halil’i yanıma çağırtmıştım ki Saruca Paşa ile Zağanos Paşa gün başı bu hainin rüşvet haberleriyle kulağımı doldurmaktaydılar. Gecenin bir yarısı davetimi duyunca korkmuş. Kucağında altından bir tepsi, üstünde de çil çil tekfurun altınlarıyla girdi odamıza.

‘Bu nedir lala?’ diye sordum.

Hiç utanmadan, pişkin pişkin sırıttı:

‘Hükümdarımız çağırınca eli boş gitmemek adettendir,’ diye cevapladı. ‘Hem de bu altınlar bana değil, size aittir. Şimdiye dek bende emanet olarak duruyorlardı.’

Düşünebiliyor musun, biz atamız Osman Gazi’nin rüyasını gerçekleştirme peşindeyiz, biz dünyayı fethe çıkmışız, adam üç beş altının derdinde.

‘Altınlar sende kalsın lala,’ dedim kızgınlığımı belli etmeyerek. ‘Eğer Kostantiniyye’yi almama yardım edersen, sana çok daha fazlasını bağışlayacağım.’ Elimle bozulmamış yatağımı gösterdim. ‘Bak, saatlerdir başımı yastığa koymadım. Devletimizin bekası için, düşmanlarımızın sancaklarını yere düşürmek için bizim bu şehri mutlaka fethetmemiz lazımdır. Ve de Allah’ın izniyle de edeceğiz. Ama senin desteğine ihtiyaç vardır.”

Sevindi, canını ve de altınlarını kurtardığına.

‘Emredersiniz sultanım, ben her zaman yanınızdayım,’ diye yine beni oyalama cihedine gitti. İşte o gece mutlak karar verdim bu Halil’in defterini dürmeye.”

Bir padişahın ölüsüyle, katlettirdiği bir başvezir hakkında konuşmanın tuhaflığı şöyle dursun, adalet duygusu mu dersiniz, yoksa tarihçi sorumluluğu mu, karşı çıkmak lüzumu hissettim.

“Hiç şüphe yok ki haklısınız, haklıların baş tacı padişahım, lakin bildiklerimi paylaşmazsam vazifemi yerine getirmemiş olacağımdan, müsaade buyurursanız, Çandarlı Halil’in, rahmetli babanız, mekanı cennet olsun Murat Gazi’nin siyasetini sürmek niyetinde olduğundan, komşularıyla savaşçı değil, barışçı bir münasebet yürütmek istediğini söylemek isterim.”

“Ben dahi onu söylemek isterim işte,” diye ağzımdan aldı lafı. “Yer kürede ve de su kürede barış diye bir şey yoktur. Nasıl ki her ülkenin bir tek hükümdarı varsa, sonunda dünyanın da bir tek hükümdarı olacaktır. Tıpkı İskender gibi, Sezar gibi... Ve elbette ki her hükümdar, dünyanın efendisinin kendisi olacağına inanır. Kudreti olan bunu açıkça ilan eder, kudreti olmayan niyetini sinsice yüreğinde besler. Eğer biz onların üzerine yürümezsek, onlar bizim üzerimize yürür. Eğer biz hakimiyetimizi ilan etmezsek, onlar ilan eder. Eğer biz onların kal’asını fethetmezsek, onlar bizim kal’amızı fetheder. Yaşananlar sözlerimizin dayanağıdır, yaşanacaklar ise şahidi. Şaşılacak iş değil, kanundur bu; ilelebet, kadim dünya kanunu. Ve elbette kanla yazılmak zorundadır. Çünkü ademoğlu denen bu mahluk, iyilikten çok kötülükten anlar. Ve de ne yazık ki, erdem doğuştan gelen bir vasıf değildir. İnsanları okutmak, yetiştirmek için binlerce molla, binlerce medrese gerekir ve dahi binlerce kitap ve de onlarca yıl gerekir. Ve siz bu işle uğraşırken, düşmanlarınız, bir gecede kökünüzü kurutabilirler. O sebepten barış bir hayaldir ki, hüdavendigar babam Murad Han, asla hayalci bir padişah değildi. Yaptığı cenkler onun nasıl bir hükümdar olduğunu dosta ve de düşmana göstermiştir. Lakin Çandarlı’nın torunu Halil başkadır. O sebepten babamın adıyla onun adının yan yana anılması caiz değildir. Ve de kafir dostu Halil ölümü ta başından beri hak etmiştir.”

Fatih sözlerini bitirirken sivrisinek vızıltısına benzer bir ses duyuluyor taht odasında. Ses an be an yükseliyor bir çınlamaya dönüşüyor. Anlamak için etrafa bakınıyorum, birden tahtın arkasındaki duvarda asılı altın işlemeli perdenin erimeye başladığını görüyorum. Evet gözlerimin önünde değerli kumaş bir kum gibi dökülüyor. Sadece kumaş dökülse iyi ardındaki duvar da çözülüyor, dizimin dibindeki ipek halı da...

Durumu fark etmesine rağmen Fatih’in yüzünde hiçbir şaşkınlık belirtisi yok.

“Galiba ayrılıyoruz,” diyor sakin bir sesle. “Evet zamane mollası, vakit tamam, eğer son bir sorun varsa cevaplayayım, yoksa helalleşelim.”

Son bir soru... Son bir soru... Ne olabilir? Telaşlanmaya başlıyorum. Panik anında aklınıza hiçbir şey gelmez ya, öyle oluyor işte. Sanki zihnim, zınk diye duruveriyor. Giderek güçlenen çınlamayla birlikte, çözülme de hızlanıyor. Fatih Sultan Mehmed’in oturduğu taht da küçük küçük parçalara ayrılmaya, un ufak olmaya başlıyor. Daha taht yok olmadan sıra hükümdarın ak sarığına, parıltılı sorgucuna geliyor.

Benden soru gelmeyeceğini anlayan Fatih usulca başını sallıyor.

‘Olmadı molla, sen hakkını yitirdin, o zaman ben bir soru soracağım sana. Öldüğümden beri aklımı kurcalayan bir soru. Söyle bana, nikris hastalığından ölen bir insan gördün mü hiç sen?’

Giderek yoğunlaşan o çınlama sesi noktayı koyuyor hükümdarın sözlerine. Koca Fatih karşımda erirken, eteğini tutmak için uzattığım sağ kolumun da dağılmaya, toz olup dökülmeye başladığını görüyorum. Dehşet içinde bağırıyorum: Hayır... Hayır... Tanıdık bir zil sesi yetişiyor feryadıma. Kapım her çalındığında duyduğum o alışıldık ses.

Gözümü açınca oturma odasındaki divanın üzerinde buldum kendimi. Üzerimde el işlemesi bir battaniye, başımın sol tarafına düşmüş bir kitap: Reşad Ekrem Koçu’nun Fatih Sultan Mehmed adlı eseri. Divanda doğrulurken, zil sesini yeniden duydum. Öylece kaldım. Neydi şimdi bu: Rüya mı sürüyordu, yoksa gerçekten de kapı mı çalıyordu?





sayfa 1
Haberler
18.02.2015 15:00:00 - Etkinlik
18 Şubat 2015
Saat: 15.00
Akasya Acıbadem AVM
Food Court Akasya Lounge

Bu etkinlik için rezervasy devamı

14.02.2015 15:00:00 - İmza
  14 Şubat 2015
Saat: 15.00
Üsküdar Kitap Fuarı
Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi
İmza

devamı

 
BİYOGRAFİ
BİYOGRAFİ
BASINDA
BASINDA
GALERİ
GALERİ
Anket
Yeni Web Sitemizi Nasıl Buldunuz
Çok Güzel
Güzel
İdare Eder
bakalım
Etiket
Agathanın Anahtarı Aşk Köpekliktir Beyoğlu Rapsodisi Bir Ses Böler Geceyi Çıplak Ayaklıydı Gece ninnata'nın bileziği kar kokusu kavim kukla kitap beyoğlu rapsodisi kitapgalerisi patasana Şeytan Ayrıntıda Gizlidir Sis ve Gece Ahmet Ümit İstanbul Hatırası Aşk Köpekliktir sultanı öldürmek
Eserler | Galeri | Basında | Biyografi | Haberler | Gelecek İşler
info@ahmetumit.com
© 2010 ahmet Ümit. All rights reserved.  
  designed by medyanomi